TARİH BOYUNCA YANLIŞ BİLİNEN TARİH-2

(SULTAN ABDÜLAZİZ ÖLDÜRÜLDÜ MÜ YOKSA İNTİHAR MI ETTİ)

Osmanlı tarihinin en çok tartışılan konularından birisi de budur. Sultan Abdülaziz, ilkokul yıllarından beri yıllarca bize ders kitaplarında anlatıldığı gibi intihar mı etmiştir yoksa ölümünden beri belli bir zihniyetin; Osmanlının son döneminde kendini Jön Türkler diye tanıtan bir kesimin, günümüzde de cumhuriyet halk partisi zihniyetinin temsil ettiği bir zihniyet diyebileceğimiz zihniyetin yıllarca bu halktan sakladığı gizli gerçekler mi var?

Meseleye objektif olarak bakmaya çalışacağımdan dolayı ilk önce Abdülaziz’in düzenlenen ölüm raporundaki gibi ölümünün mümkünlüğü üzerine tartışalım. Bilindiği gibi raporda Abdülaziz’in iki bileğini keserek intihar ettiği belirtiliyordu. Fakat Abdülaziz’in intihar ettiğine dayanak olarak gösterilen bu husus pekte inandırıcı değildir. Çünkü hiçbir kimsenin iki bileğini keserek intihar etmesi mümkün değildir. Tıbben bu olanaksızdır. Yani bu belirtilen durum hiç gerçekçi değildir.

Ayrıca Abdülaziz’in naaşını yıkayan Sultan Ahmet Camii imamının belirttiklerine göre Abdülaziz’in sakallarının ve saçlarının bir kısmı yolunmuştur, göğüs kafesi bölgesinde bir ezilme vardır ve birkaç dişi düşmüştür. Yani söylediği bu hususlar bir boğuşma esnasında olabilecek durumları düşünmeye sevk ediyor bizi.

Buraya kadar Abdülaziz’in intihar ettiği veya öldürülmesiyle ilgili hususları Abdülaziz’in ölümünden sonra düzenlenmiş ölüm raporu ve Abdülaziz’in naşındaki izlerden yol çıkarak anlatmaya çalıştık. Bundan sonrası için ise o dönemdeki genel siyasi durumu ele alarak konuya açıklık getirmeye çalışacağım. Bilinen şudur ki Tanzimatın o meşhur devlet adamı Ali paşa vefat ettikten sonra iki önemli siyasi grup zuhur etmiştir. Bunlardan ilkinin lider kadrosunu Sadrazam Mahmut Nedim, Sakızlı Esat Paşa ve Şeyhülislam Fehmi Efendi oluşturuyordu. Bunlar iktidardaydılar, Abdülaziz’in adamlarıydılar ama devlet işlerinde tecrübesiz olduklarından hep güdümlü bir siyasetçi olmaktan öteye geçemediler. Diğer cephenin lider kadrosunu ise Mütercim Rüştü Efendi, Hüseyin Avni Paşa, Mithat Paşa ve eski Şeyhülislam Hasan Hayrullah Efendi oluşturuyordu. Bunlar da Sultan Abdulazize muhalif grubu oluşturuyorlardı. Tek emelleri Abdülaziz’i tahttan indirmekti. Hüseyin Avni Paşa’nın Seraskerlikten alınıp Bursa valiliğine atanması üzerine dönemi Adalet bakanı olan Mithat Paşa bunu bir tasfiye süreci olarak algılamış ve istifa etmiştir. Bundan sonraki dönemde bir intikam duygusuyla hareket edecektir. 1876’da cereyan eden talebe ayaklanmasını desteklediği ve Abdülaziz’in tahttan indirilip Şehzade Murad’ı tahta çıkarmasıyla ilgili birçok girişimi olmuş ve Şehzade Murat’la birçok görüşmesi olmuştur bu hususla ilgili.

Ayrıca şunu da belirtmeliyiz ki İngiltere de olası bir darbeye büyük destek verecekti.  Çünkü Sadrazam Mahmut Nedim paşa Rus yanlısı biriydi ve Abdülaziz onu sadrazamı yapmıştı bu yüzden devlet daha çok Rus eksenli bir politika izliyordu, bu da İngiltere’nin işine gelmiyordu. Şunu da belirtmeliyiz ki seraskerlikten azledilen Hüseyin Avni Paşa kısa bir süreliğine gittiği İngiltere’de padişahı devirmeyle ilgili düşüncelerini bazı İngiliz siyasetçilerine söylediği aktarılıyor bize. Hüseyin Avni’nin bu tür girişimleri darbede pek etkili olan bir faktör değildir. Asıl etkili Faktör Mithat Paşa’dır.  Siyasi ortam kısaca böyleydi. Yani Abdülaziz’in devrilmesine ortam uygundu.

Gelelim Abdülaziz’in öldürülmesi meselesine. Abdülaziz’e muhalif siyasetçilerin bu yolu seçmelerindeki sebep şuydu. Abdülaziz devrildi fakat onun yerine geçecek olan 5. Murad’ın akli dengesi bozuktu, 5. Murad’ın yerine tekrar Abdülaziz’in gelme ihtimali muhalifleri harekete geçirdi ve böyle bir yola girmelerine yol açtı.

Abdülaziz’in öldürülmeden önceki son fotoğrafı son söylemleri ve Abdülaziz’in öldükten sonra ortaya çıkan kanlı gömleği bize Abdülaziz’in öldürüldüğü noktasında kesin ipuçları veriyor.         Ayrıca bununla ilgili şöyle bir anekdot da var. Abdülaziz Feriye Sarayı’ndan alınıp Beşiktaş karakoluna götürüldüğünde halen yaşıyormuş. Hatta olayı duyan halk Beşiktaş karakoluna akın ediyor. Bunlar içerisinde İngiliz sefiri de vardır. İngiliz sefiri karakoldan dışarı çıktığında Rauf Paşa’ya:”Hala o kadar keskin kloroform kokusu var ki, içeride fazla duramadım, kokudan içime fenalık geldi.” Diyor. Yani bu anekdotta, Abdülaziz’in zehirlenerek öldürüldüğü ile ilgili soru işaretleri bırakıyor kafamızda…

TARİH BOYUNCA YANLIŞ BİLİNEN TARİH-1

(HAREM-İ HÜMAYUN)

Hakkında yalan yanlış yazılan çizilen hususi konulardan biri de bu cariye bahsidir. Yıllarca bize batılı oryantalistler tarafından aktarılan Osmanlı saraylarında ki haremler ve cariye sistemi acaba sırf insanlardaki ucuz, bayağı nefsanî duygulardan dolayı mı topluma nüfuz etmiş bir sistemdi?

Lügate baktığımızda haremin manası; korunan mukaddes ve muhterem yer manasına gelmektedir.  Osmanlı sosyal hayatında harem: ev, konak ve sarayların genelde iç avluya bakacak şekilde planlanan kadınların yabancı erkeklerle karşılaşmadan gündelik hayatlarını sürdürdükleri yerdir. Burada yaşayan kadınlara harem denmesinin sebebi, İslamiyet’in özellikle hane kadınlarıyla kan bağı bulunmayan erkeklerin bir araya gelmesini yasaklamış olmasıdır.

Osmanlı devlet teşkilatında ise harem-i hümayun dediğimiz tabir hem haremi hem de enderunu kapsar.  Enderun saray ve devlet hizmetin de çalışacak erkeklerin yetiştirildiği, onların ikamet ettiği yer; harem ise saraydaki kadınların ikametgâhının yanı sıra onların yetiştirildiği eğitim gördüğü yerdir. Yani aslında harem-i humayun yüksek dereceli insanların yetiştiği bir nevi okuldur. Bize batılı oryantalistlerin anlattığı sadece o yönüyle ön plana çıkardığı padişahların zevku sefa yeri değildir. Burada en alt kademe olan cariyelikten başlayan bir eğitim programı vardır.

Haremin bu en çarpıcı yönü ne yazık ki hiç bilinmemektedir. Buna karşılık haremdeki mahremiyet herkesçe malum olduğu halde hiç olmayan şeyler sanki hep varmış gibi ön plana çıkarılmış nesillere böyle aktarılmıştır. Şu an insanların büyük bir kısmının aklına harem denildiğinde, saray entrikaları ve bazı ucuz basit ilişkiler geliyor. Batılı oryantalistler tarafından bize harem-i hümayun öyle anlatılmıştır ki, hiç bilinmeyen şeyler çok biliniyormuş gibi aktarılmıştır. Bu bilgilerle kurgulanan film senaryolarında, tiyatrolarında, romanlarda maalesef  harem asıl icra ettiği fonksiyonu göz ardı edilmiş veya kasıtlı olarak menfi bir şekilde ele alınmıştır.

Fakat son yıllarda yerli ve yabancı bilim adamlarının yaptıkları çalışmalar harem-i hümayun yani sarayda bulunan haremin padişahın ikametgahı olmasının yanında dünyada eşi benzeri olmayan bir mekteb hüviyetinde olmasını gözler önüne sermişlerdir.

Amerikalı uzman Leslie Peirce:” Biz batılılar İslam toplumunda cinselliği saplantı haline getirmek gibi eski ama güçlü bir geleneğin mirasçılarıyız. “Harem, müslüman cinsel duyarlılığı üzerine kurulu Batı efsanelerinin kuşkusuz en yaygın simgesidir.” Diyerek harem aleyhinde yazılan çizilenlere güzel bir cevap vermiştir.

Yani genel olarak harem-i hümayun için şunları söyleyebiliriz: “Hanedan ailesi için bir ikametgahtı. Hanedan ailesinin hizmetkârları yani cariyeler için ise bir eğitim kurumuydu. Burada yaşayan genç kadınlar sadece padişaha cariye olmak ve onun annesine nedime olmak içi yetiştiriliyor değildi. Bu genç kadınlar aynı zamanda askeri ve idari hiyerarşinin tepesine yakın erkekler için uygun eş sağlama amacıyla yetiştirilirlerdi”.  Yani haremin en önemli özelliklerinden biri de Osmanlı bürokrasisinin kadın tarafını oluşturmaktı.